13 Nisan 1909’da “31 Mart” diye adlandırdığımız Askeri Darbeyi yaşamıştık.
Bu 20. Asırda yaşadığımız ilk askeri darbe idi.
1908’de Meşrutiyeti ilan etmek için, Abdülhamit’i ordu vasıtasıyla sıkıştırmak bahanesiyle Rumeli’de Kol Ağası Niyazi ile Kurmay Binbaşı Enver dağa çıkmışlardı.
13 Nisan 1909’daki Askeri Darbede Enver Bey başı çekmişti.
Enver Bey 27 yaşında yüzölçümü beş milyon kilometre kareyi geçen bir imparatorluğun kaderinde söz sahibi olmuştu.
Yönetimde söz sahibi olunca da Enver Bey 1909’da Berlin Ateşe Militerliğine tayinini yaptırdı.
Almanlar Türkiye’yi Enverland diyecek kadar Enver Beyi sevmişlerdi.
Enver Bey Almanya’dayken Almanya’nın etkisinde öyle kaldı ki, Türk Ordusunu Alman Generallerin idaresine bırakan adımların atılmasında büyük rol oynadı.
Enver Bey, Sadrazam Mahmut Şevket Paşa bir suikastla öldürülünce İttihat ve Terakki Partisinin ısrarıyla 1913’te (32 yaşında) Harbiye Bakanlığına getirildi ve Generalliğe yükseltildi.
Enver Bey artık Enver Paşa olmuştu.
Bu Almanların beklediği bir şeydi.
Enver Paşa durumu sağlamlaştırmak için 1914 Martında Şehzade Süleyman Efendinin kızı Naciye Sultanla evlendi.
Saraya damat oldu, kader ağlarını örüyordu.
1914’te de Enver Paşa Almanların baştan çıkarması ile I.Dünya Savaşına soktu ülkemizi.
Bu sonun başlangıcıydı.
Böylelikle milyonlarca insanımızı cephelerde yitirmekle kalmamış, beş milyon kilometre kare büyüklüğündeki ülkeden yedi yüz seksen bin kilo metre kareye sıkıştırılmış ülke durumunda düştü.
Tüm bu facialar askerlerin ülkeye demokrasi getirmek için “hürriyet, eşitlik, kardeşlik” sloganı ile İttihat ve Terakki Partisinin, desteğiyle yönetime gelmesiyle oldu.
Mustafa Kemal ve arkadaşlarının son bir gayreti olmasaydı, belki Ankara civarına sürgün edilerek kahredici bir yaşama mahkum edilecek.
Bugünkü topraklarımızın kurtuluşunu Mustafa Kemal Paşanın ve arkadaşlarının mücadelesine borçlu olmamızın yanında, Yunanlıların aç gözlülüklerine de borçluyuz.
Eğer Yunanlılar Ege bölgesiyle yetinip Polatlı önlerine kadar gelmeselerdi, soykırım uygulamasalardı her şey bambaşka olurdu.
Tüm bu faciaları Mustafa Kemal yaşadı.
Ordunun siyasete bulaşmasının nelere mal olduğunu gördü.
Bu nedenle hayatı boyunca orduyu siyasetten uzak tuttu.
Mustafa Kemal’in ölümünden 22 sene sonra, ordu tekrar 27 Mayıs 1960’ta darbe yaparak siyasetin tam ortasında buldu kendisini.
27 Mayıs darbesinden sonra 1924 Anayasasını, yani genç Cumhuriyetin temellerini oluşturan Anayasa bir kenara itilerek yeni bir Anayasa yapıldı. Bu Anayasa’ya 1961 Anayasası diyoruz.
Bu yasayla yeni kurumlar oluşturuldu.
Dokuz sene dayanılabildi bu Anayasa.
1971’de tekrar 1961 Anayasasında birçok değişiklikler yapıldı. Ama yine de olmadı.
12 Eylül 1980’de gerçekleşen büyük darbeden sonra da sil baştan yeni bir Anayasa düzenlendi. Bu Anayasa bir çok özgürlüğü Türk halkına çok görmüştü.
Bazıları bu Anayasa için “deli gömleği” tabirini kullanmaya başladılar.
Özgürlüğün olmadığı yerde ot bile bitmez atasözü tüm gücüyle gündemdeydi.
Özgürlüklerin garantiye alındığı ve evrensel hukukun üstünlüğünü kabul emiş yeni bir Anayasa’ya ihtiyacı var bu ülkenin…
Peki bu Anayasa kim tarafından, kimler tarafında yapılacak?
Bütün mesele bu.
Bugünkü Büyük Millet Meclisi bu Anayasa değişikliğini yapamaz, gözüküyor.
Peki yeni bir Anayasaya nasıl sahip olacağız?
AB’nin yeni bir Anayasası var.
Laiklik ilkesi aldığımız, Fransa’nın Anayasası mı bize yol gösterecek?
Yoksa ABD’nin “Bağımsızlık bildirisi” mi bize rehber olacak?
Yoksa, ülkedeki tüm Anayasa Profesörleri bir araya toplayıp, “Papa seçimi” gibi bir yöntem ile yeni bir Anayasa mı hazırlayacağız?
Adres neresi…? Yöntem nasıl olacak?
Hazırlanan bu Anayasayı hangi meclis oyalayacak?
Referandum bana sıcak gelmiyor.
Düz vatandaşlar bu işten hiç anlamazlar.
Oylarını da siyasi tercihlerine göre kullanırlar. Bu da çok doğaldır.
O zaman önümüzdeki, yani 2011 yılındaki genel seçimler öyle düzenlenmeli ki, yeni meclisin yeni Anayasa için seçildiğini, tüm Türk halkı peşinen kabul etsin…!
Yürürlükteki Anayasa ile daha ileriye gitmemiz mümkün değildir… Yeni Anayasa için, siyasi partilerimiz parti içi demokrasiyi, batı standartlarına getirerek, Meclisi oluşturacak Milletvekillerinin halkın gerçek temsilcileri olmaları, sağlanmalıdırlar. Bunun içinde Partiler ve seçim yasaları yenilenerek seçimlere gidilmelidir.
Bu ülkede kendilerini yetkili görenler, her sıkıştıklarında, milletvekillerinin milletin vekili değil, parti Başkanlarının vekilleri olduğunu, söyleyerek, seçimlere, seçilenlere burun kıvırıyorlar.
Bu detay son derece de önemlidir.
Seçimler, halkın temsilcilerini Ankara’ya göndermeli ki, sağlıklı ve demokratik bir Anayasa’yı yapıp, oyalayabilsinler…
Kimse de bu onamayı, itiraz edemesin…
Aksi halde, yeni bir Anayasa için, askerler devreye girer ki bu da hiç hoş olmaz.
Askerlik, insan öldürme sanatıdır.
Askerlik, emir-komuta zinciri içinde görev yapmak için düzenlenmiş bir mekanizmadır.
Eğitimi de haliyle bu mantık üzerine kurulmuştur.
Bu nedenlerle, yeni Anayasa için sivillere çok iş düşmektedir.
Doğa boşluk kabul etmediği için de siviller bu konuda dikkatli olmak zorundadırlar.
Aksi halde, 1909’da başlayan ve 1918’de biten bir facia ile noktalanan günleri tekrar yaşamak durumunda kalabiliriz… |